5 Eylül 2011 Pazartesi

Mumcular Pazarı

Etrim'de bir tane marketimiz var, alışveriş için ya Mumcular'a (8 Km) ya da Bodrum'a (20 km) gitmek gerekiyor. Ama Mumcular pazarını tanıdıktan sonra taze sebze ve meyveyi artık asla marketlerden almıyoruz. Mumcular pazarı bizim alışık olmadığımız tarzda bir Ege pazarı. Sabah kaçta açılıyor bilmiyorum ama biz 07:30 gibi gidiyoruz pazara ve park yeri bulamıyoruz.! Bazen oldukça uzak bir noktaya parketmek durumunda kalabiliyoruz. Üstelik bunu Pazar günleri yapıyoruz. Burada pazar günleri pazara ! gitmek bir gelenek, vazgeçilmez bir alışkanlık ve erken gitmekte fayda var...
Genelde yerel ve doğal ürünleri bulabildiğimiz bu pazara, pazar sabahları bu kadar erken gitmeye nasıl da hemen alışıverdik. Güzelim yatağan karpuzları, mis gibi pembe ve kırmızı tarla domatesleri, hayatımızda hiç yemediğimiz kadar taze ve kütür kütür salatalıkların hepsi bu pazarda. Civar köylerdeki herkes Pazar günü bu pazarda, üstüne bir de Güvercinlik, Tuzla, Bargilya gibi bölgelerde yazlığı olan yazlıkçılar da geliyor.  Bir önceki hafta ise pazarda bir otobüs dolusu italyan vardı. Sanırım Yalı'daki otellerden günlük turlar ile geliyorlar. Gürültülü tavırları ile pazara ayrı bir renk kattılar. Bu arada pazarcılarımızın birçoğunun ingilizce konuşabildiğine de şahit olduk.

Sıcak insanları, taze ve özlemini çektiğimiz kaliteli ürünleri ile Mumcular pazarı artık Pazar günlerinin ilk gidilecek yeri hem de sabah saat 07:30'da. Biz gittiğimizde pazarda hareket çoktan başlamış oluyor. Bu yaz bir kez 10:00 gibi gitmeyi denedik ve neredeyse herşeyin iyisinin tükendiğini gözlemledik.
Bu pazar ve yarattığı dinamizm yüzünden pazar günü Mumcular'da tüm işyerleri açık. Zirai ilaç bayisinden, inşaat malzemeleri satıcılarına kadar her dükkan pazar günü bir buluşma noktası olan bu pazara rağmen kapalı kalamıyor. Sizin anlayacağınız Mumcular esnafı için Pazar günleri tatil değil, belki de en çok iş yaptıkları iş günü.

Meyvalar biraz pahalı ama sebze fiyatları son derece makul. Sera ürünleri bu pazarda yok. Örneğin Temmuz ayı boyunca hiç taze fasulye görmedik. Tezgahlarda fasulye yerine börülce vardı. Sebebi ise Fasulyenin bu sıcakta bu bölgede yetişmemesiydi. Bahçemizdeki fasülyeleri biz de Temmuz ayında budamak (!) zorunda kaldık...

Mumcular pazarı bizim için artık vazgeçilmez bir tutku. Bazen blogta yazıp paylaşmalımıyım diye kendi kendime sorduğum bölgemizin güzelliklerinden birisi.


26 Temmuz 2011 Salı

Kireçli Su

Köyde kullandığımız suyun armatürler ve duşakabin camları üzerinde bıraktığı beyaz lekeler ve yıkandıktan sonra ciltte yarattığı kuruluk üzerine bu konuyu araştırmaya başladık. Aldığım iki şişe su örneğini İstanbul'a getirip birini bir arıtma firmasına diğerini ise İSKİ'nin laboratuarına tahlil için gönderdim. Sonuç zaten baştan da belli olduğu gibiydi. Sudaki toplam kalsiyum (CaCo3) litrede 300 mg seviyesinde, sertlik derecesi ise 30 fr yani oldukça sert ve kireçli sular sınıfına giriyor. Sert ve kireçli suların tesisat ve makinelere zararının yanında çeşitli cilt rahatsızlıkları yaratabildiğini biliyoruz. Derin kuyu suları genelde yeraltındaki kireç gibi mineraller ile fazlasıyla temas halinde oldukları için oldukça sert oluyor. Köyümüz ve kuyular denize uzak olduğu için suda tuzluluk problemimiz yok.
Bu sonuçlardan sonra önlem olarak yapılması gereken en mantıklı çözüm katyonik reçineli su yumuşatma cihazlarından bir tane alıp takmak gibi görünüyor. Bu konuda biraz araştırma yapınca çok farklı fiyatlarda cihazlar olduğunu gördük.  Bu cihazların içerisinde sudaki kireci yakalayan 15 - 30 Lt reçine var. Reçinenin de  bir kapasitesi oluyor örneğin 180 Fr / m3 gibi. Yani suyunuzun sertliği 30 fr ise cihaz 6 m3 su yumuşattıktan sonra reçine kirece doymuş oluyor ve rejenerasyon işlemine (tuzla yıkama) tabi tutulması gerekiyor. Cihazın üzerindeki akıllı valf otomatik olarak bu işlemi zamana veya debiye (geçen su miktarına ) bağlı olarak yapabiliyor. Çıkışını da kanal sisteminize veriyorsunuz. Böylece reçine de kireçten temizlenmiş yeniden kullanıma hazır oluyor. Böyle kaç yıl gidiyor bilmiyorum ama belli bir süre sonra da herhalde reçineyi de değiştiriyorsunuz.
Bizim evsel kullanımımızı ayırırsak ayda iki rejenerasyon yetebilir. Cihazlar her rejenerasyonda 6 Kg (aslında cihaza ve reçine miktarına göre değişiyor) tuz tüketiyor. (tablet tuz) Tuzu çuvalla ve toptan alırsanız kilogramının 50 - 60 kuruş gibi bir fiyatı olduğunu öğrendik. Ama kullanmak zorunda olduğunuz kireç çözücüler ve deterjan gibi masrafları düşünürseniz ayda 12 Kg tuz tükerimi çok büyük bir işletim maliyeti değil...
Sonunda kararımızı ve siparişimizi verdik... İlgilenenlere ürün ve firma hakkında detaylı bilgi verebilirim.

14 Temmuz 2011 Perşembe

Kargıcak

Kargıcak ya da diğer adıyla Balıkçı Koyu, denize girmek için geçen yıl keşfettiğimiz küçük bir balıkçı limanı. Pırıl pırıl suyu ve çakıltaşı plajı ile keyifle denize girilebilecek bir koy. Herhangi bir tesis yok ama böyle sessiz ve bakir olmasını biz daha çok sevdik.




Kendi şemsiyenizi götürürseniz biraz dinlenmek ve serinlemek için çok güzel. Bu koy daha çok bilenler ve yerli halk tarafından tercih edilen bir plaj. Geçen yıl gittiğimde Sea Garden'dan yürüyerek gelen yabancı turistler de vardı. Ayrıca günlük jeep safari turlarının da uğrak noktalarından bir tanesi. Umarım böyle de kalır ve buraya da bir otel vs yapılmaz.


Gitmek isteyenler için Çiflik'den dönülen (Yalıçiftlik)yolunun biraz bozuk olduğunu söyleyelim, aracınız taşlı, bozuk toprak yollara uygun değilse gitmeyin.

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Yol ve köprü

Alttaki bahçemizin geçen kışa ait bir görüntüsü aşağıdaki gibi, çamur içerisindeydi, arabayı bıraktığımız noktadan eve gelene kadar çamura bulanıyorduk. Bu kadar çamur olmasının sebebi geçen sene bahçedeki gerekli yerlere taşıdığımız toprağın alt bahçeye de dağılması ve serilmesi. Üzerinde henüz ot bitmediği için çamurlaşıyor. Zaten alt giriş kapısına kadar bir yol projemiz vardı ve hazır ustaları yakalamışken  bu konuyu da halledelim istedik.


Yol çizgiler ile işaretlenmiş alana yapılacak. Arsanın bu alt kısmı ile evin olduğu kısım arasında sonradan yaptığımız istinat duvarı  ile yaklaşık 120 cm yükseklik farkı var. Alt bahçeye sol altta görülen merdiven ile iniyorduk ama bu merdivenden yukarı eşya, toprak, kum gibi şeyler taşımak çok zor oluyordu. Eskiden beri aklımızda olan bir çıkış köprüsü projesini de yolla birlikte uygulamaya karar verdik.
Usta ile birlikte önce çizgilerin bulunduğu yerlere ip çektik ve yolun geçeceği yüksekliği tesbit ettik. Yol düz olacak, arazinin eğimlerine uymayacak arazideki çukur yerler doldurulacak, fazlalıklar kazılarak düzeltilecekti. Önce altına taş döşenerek tesviye edilecek, kafes demir üzerine beton atılacak ve kayrak kaplanarak bitirilecekti.  Yol yapılacak alanda fotoğraftan belli olmayan ciddi çukurluklar var ve bu çukurları sağlam bir şekilde doldurmaya kalktığımızda en az bir traktör tesviye taşı gerekiyordu.



Önce alt kısımdaki yol yapıldı ve kayrak kaplandı.
Çıkış köprüsünün başlayacağı noktaya kadar gelindi. Mümkün olan en az eğimi temin etmek için köprünün uzunluğunun beş metre olması gerektiğine karar vermiştik.  Zaten daha fazlası inşaat tekniği açısından da zor olacaktı. Çıkış başlamadan önce yolu da biraz taşla yükseltmeye başlarsak %20 bir eğimle fazla zorlanmadan yukarı el arabası çıkarabilirdik.


Buna göre kalıplar teraziye alınarak çakıldı ve içine demir donatı döşendi.


Betonu döküldü sabah akşam sulandı, ertesi güne kadar beklenip kalıplar sökülmeden kayrak kaplanmaya başlandı.


Kayrak kaplama sonrası...

Köprünün bitmiş hali.

Arkada görülen ambalaj atıkları taşınan eşyalarımızın ve aldığımız bazı
malzemelerin kolileri, köyde çöp toplama hizmeti olmadığı için böyle çöpler genelde yakılarak imha ediliyor ama birkaç gün önce Kaklık - İnişdibi arkasında çıkan ve helikopter ve söndürme uçaklarının hızlı bir çalışma ile büyümeden söndürdüğü küçük bir orman yangınına şahit olunca biz bunları yakmaya cesaret edemedik. Zaten hiç çöp yakmak istemiyoruz bu yüzden başka bir şekilde kurtulmanın bir yolunu bulacağız.

Köprüden yukarı çıkan arabamızla taşınan bitkiler.

18 Mart 2011 Cuma

Beton Su Deposu


Köyde sular arasıra kesilebiliyor ve bazen birkaç gün gelmediği oluyor. Geçen yıl tesviye betonunu atarken tam işe başladık, bir odayı yaptık sular kesildi.  Köyün kuyularından su basan pompa bozulmuş ve tamire gitmişti.  Ayşe teyzenin sarnıcından su çekerek birinci katı bitirdiğimizde sular hala gelmemişti ve ikinci katımıza su çıkmıyordu. Bu durumu da mecburen ucuzundan bir dalgıç pompa alarak çözmüştük ama pompayı aldıktan bir gün sonra da sular gelmişti.! Köyde genelde herkesin bir deposu var ve bu tür durumlarda çok fazla etkilenmiyorlar. Geçen seneki bu olay bizim de acilen bir su deposu oluşturmamız gerektiğini anlamamızı sağladı ve bahçenin en yüksek köşesine, su girişinin de olduğu bölüme yukarıdaki beton depoyu yaptık.

Depo tamamen donatılı betondan yapıldı. İçine önce sıva yapıldı, sıvadan sonra yalıtım malzemesi sürüldü ve fayans kaplandı.

Şimdilik checkvalflerden oluşan bir su bağlantısı yapıldı. Şebekeden gelen su depoyu dolduracak. Depo dolunca şamandra suyu kapatacak, her ihtimale karşı bir taşma borusu ve temizlik için alttan bir boşaltma vanası kondu. Depo şebekeye paralel bağlandı, şebeke basıncını kaybetmemek için deponun çıkışına bir check valf kondu, bu check valf deponun çıkışından depoya su gelmesini tek yönlü olarak kapatıyor. Bu checkvalf sayesinde su yalnızca depodan çıkış yönünde hareket edebiliyor. Şebeke basıncı normalde bir atmosferden fazla olduğu için bu valf şebekede su varken kapalı duruyor.  

Sular kesilirse şebeke basıncı olmadığı için deponun içindeki su check valfi açıyor ve depodaki su borularımıza akmaya başlıyor, suyun buradan köyün şebekesine geri gitmesini engellemek için bir check valf de ters yönde su sayacının hemen önüne kondu. Depo seviye olarak daha yukarıda olduğu için sistem şimdilik bu şekilde hidroforsuz olarak çalışacak. Durumlara göre ileride ihtiyaç duyarsak ve mecbur kalırsak bir hidrofor koyabiliriz ama bu şekilde enerji kullanmadan çalışması çok daha mantıklı görünüyor.

Deponun eni 250 cm, boyu 320 cm, yüksekliği ise 200 cm. Beton kalınlıklarını düştüğümüzde yaklaşık 12 m3 su alıyor. 

Şimdilik biraz çirkin duruyor ama etrafına birkaç ağaç, çalı ve sarmaşık türü bitkiler dikerek kamuflaj yapabiliriz.

5 Mart 2011 Cumartesi

Taş Bağlar

Bu hafta bir iş seyahati için Almanya'daydım. Döneceğim günden bir önceki akşam Heilbronn'da Almanya temsilcilerimiz ile yemek yerken ertesi gün için bizi ağbisinin sorumlu müdür olduğu şarap fabrikasını ziyaret etmeye davet ettiklerinde zevkle kabul ettim. Ancak gideceğimiz bölgenin "Felsengarten - Besigheim" bu kadar güzel bir şarap bölgesi olduğunu hiç tahmin etmemiştim.
Neckar nehrinin dik yamaçlarındaki taş duvarlar ile sekilendirilerek oluşturulmuş bağların ve bölgenin adı "Felsengarten" bunu taş bahçeler diye çevirebiliriz ancak ben Taş Bağlar diye çevirmeyi daha uygun buldum.
Bu eski bağların oluşturulmasında ciddi bir emek var. Yamaçlar ortalama 90 - 100 metre yüksekliğinde ve bu mesafede neredeyse 40'a yakın teras var. Bu bağları burada oluşturabilmek için verilen emeği düşünebiliyormusunuz?  Yukarıdaki fotoğraf bölgenin yeşil olduğu zamanlardan, şu anda doğal olarak bu durumda değil, asmalar henüz yeşermemiş hatta bazı bağlarda budama dahi yapılamamış alttaki fotoğrafta olduğu gibi.  Taşlarla sekilenen bu yamaçlarda taşlar bir tür ısı deposu görevi de görüyor ve ısının 5 derece kadar daha yüksek olmasını sağlıyor. Bununla birlikte taş aralarında, oluşan ısıyla birlikte ısıyı seven diğer bitki, hayvan  ve böcekler toprağa da faydalı bir habitat oluşturuyormuş.

Felsengarten şarap havzası daha büyük bir şarap bölgesi olan Württemberg bölgesinin içinde bir alt bölge. Württemberg bölge genelinde 30 kadar ciddi şarap üreticisi var. Bu bölgeye ikliminden dolayı Schwebisch Toscana diyorlar. Kendine özgü ılıman bir mikro iklime sahip bir bölge ve bu florada bölgeye özel üzümler yetişiyor. Gittiğimiz şarap tesisinin adı Felsengarten Kellerei. Bu havzadaki tek üretici olarak altı köydeki kooperatiflerden üzüm alıyorlar ve aldıkları üzümleri mümkün olduğunca kontrollü olarak seçebilmek için bu şekilde sınırlandırmışlar. Şarap yapımında en çok kullandıkları bölgesel üzümler Trollinger ve Lemberger.

Daha önce de şarap fabrikası ziyaretinde bulunmuştum ancak burası son derece yüksek kapasitede ve otomatik bir bant ile üretim yapan bir tesis.
Daha fazla detay için tesisin web sitesi: http://www.felsengartenkellerei.de/fgk/index.html 
Şişeleme kısmı tamamen otomatik bir taraftan paletle gelen şişeler otomatik makinalar tarafından banta bırakılıyor, temizlenip dezenfekte olan şişeler diğer uçtan kasalanmış olarak paletlerle sevkiyat kısmına aktarılıyor.
Fabrikanın hemen girişindeki şarap arabası.

Yılda 6.000.000 Litre şarap üretiyor ve satıyorlar (yeterince üzüm olursa elbette) Saklama kapasiteleri ise 12.000.000 Litre. Yukarıdaki devasa fermantasyon tanklarının her biri 120.000 Litre şarap alıyor.

Tesisin üretim sorumlusu Reiner bize tesis hakkında bilgiler veriyor. Birinci bölümde hepsi aynı boyda 50 - 60 kadar tank olduğunu sanıyorum. Yanlış hatırlamıyorsam eğer bu tanklar iki bölmeli ve iki farklı şarap yapmakta kullanılabiliyor.

İkinci bölümde ise irili ufaklı daha farklı boylarda fermantasyon tankları var. Küçük olanlarını özel şaraplar yapmak için kullanıyorlar. Yalnızca ikinci bölümde dahi 3.600.000 Litre şarap saklayabiliyor, fermante edebiliyorlar.
İrili ufaklı tanklar yanyana ve üsttüste. Maalesef yanıma fotoğraf makinamı almadan gittiğim için fotoğraflar son derece kalitesiz çünkü cep telefonum ile çekmek durumunda kaldım ve ortamın loş ışığı da eklenince ancak bu kadar oldu. Bu küçük tanklar 250 , 500,  1000 Litre gibi küçük kapasitelere sahip.

Bölgenin en tanınmış üzümü Riesling. Bu üzümü tanıyorum ama kırmızı üzümlerin tamamı bölgeye özel varyeteler. Tattığımız üzümlerden ben daha çok Lemberger'i beğendim, Lemberger ile birlikte bir Acolon şarabını ve ödüllü kompozisyonları olan XXL 'ı da tattık. XXL 2006 gerçekten çok güzel bir şarap. Kupajını Felsengarten bölgesindeki seçme üzümlerden yaptıkları bu şarapta muhteşem aromalar burna çarpıyor. En pahalı şarapları bu (26.00 Euro.)

Meşe fıçıların her biri Fransa'dan geliyor ve fiyatları da oldukça yüksekmiş, 250 Litrelik bu fıçıların herbiri yaklaşık 600 Euro değerinde. Daha büyük olanların maliyeti daha da yüksek olsa gerek.

Mahzenin sonundaki bu fıçı çok güzel süslemelere sahip.

Meşe fıçıların olduğu bölümden sonra demir parmaklıklarla korunan kavlar var. Bu kısımda altı kooperatifin en seçme şarapları özel olarak saklanıyor ve anahtarı Reiner'de dahi yok, tüm kontrol tesisin sahiplerinde. İçeriye ancak özel izinle girilebiliyor.

Her köyün bir arması var ve bu armalar vitray ile her bölmenin parmaklıklarına ışıklı tabela olarak konmuş.

Gemmrigheim'in üzümlü arması çok güzel.
2010 yılı üretim açısından çok kötü geçmiş, yalnızca 3.000.000 Litre şarap yapabilecek kadar üzüm alabilmişler bölgeden, tarilerinde ilk kez bölge dışından üzüm almak durumunda kalmışlar normalde şaraplar yalnızca bu altı kooperatiften alınan üzümler ile yapılıyor. Aslında bu geziyi hasat zamanı yapmak vardı, kimbilir belki o zamanlarda da yapmak mümkün olabilir ileride.

Bu bölümden sonra tesis turumuz tadım yaptığımız mağaza kısmında devam etti. Reiner bize Acolon, Lemberger ve Kompozisyon XXL'ı tattırdı. Henüz doğru düzgün şarap tarifi yapamıyorum ancak XXL'ın Kiraz, böğürtlen, kakao ve çikolata aromalarına sahip bitişi oldukça uzun bir şarap olduğunu söyleyebilirim.
Bu turun üzerine bize beğendiğimiz şarapları da hediye eden dostlarımıza çok teşekkür ediyorum.

Lemberger ve XXL Komp.

Tesisin hemen önündeki bağlardaki budanmış asmalar bir sonraki yılın üzümleri için dinleniyor ve güç topluyor. Bölgede yetişen diğer üzümler; Trolinger, Siyah Riesling (Pinot Meunier), Dornfelder, Spatburgunder (Pinot Noir), Samtrot, Cabernet Dorio, Muskat-Trolinger (Siyah) ve kısıtlı miktarda Chardonnay ve Sauvignion Blanc.
Bölgede şarap ve kültürü oldukça belirgin, Besigheim'deki bir kafenin önündeki eski pres ve üzüm kırma makinesi çok güzel kullanılmış.

Saksı olarak değerlendirilmiş pres.

Ve üzüm kırma makinası.

Bir bahçeyi süsleyen eski bir fıçı.
Bununla birlikte Almanya'da şarabın bize göre çok daha ucuz olduğunu söyleyebilirim. Aşağıdaki üç şişe şarabı (Rioja, Chianti ve Riesling) marketten toplam 6.70 Euro'ya yani yaklaşık 15.00 TL'na aldım.


Bir iş gezisinde böyle bir fırsat her zaman denk gelmiyor, birkaç saatlik bu kaçamak çok iyi geldi.














7 Şubat 2011 Pazartesi

Pinar Ağacı

Bahçemizde tek yönde gelişmiş Pinar Ağacımızı budayıp budamamak konusunda uzun süre kararsız kaldık. Bir canlıyı bu kadar sert budamak insanın vicdanını biraz rahatsız etse de, doğrusu buydu sanırım. Aksi takdirde ağırlık merkezi bu kadar yana kaymış bu ağacın kırılma tehlikesi devam edecekti.


Bu arada Pinar Ağacı hakkında daha detaylı bilgiyi buradan bulabilirsiniz. Komşum Sevgili Mehmet sitesinde yörenin florasını açıklarken Pinar ağacını çok güzel anlatmış. Yanlışlık yok Pinar diye yazılıyor, Pınar değil.


İşte bu da budandıktan sonraki durum. Artık daha düzgün bir formda gelişmesini bekliyoruz. Kökü kuvvetli olduğu için hızla yeni dallar vermeye başladı bile.